Münih’te karlı bir sabaha uyanıyoruz. Böyle sabahları çok seviyorum, tatildeymişim, bilmediğim bir şehirde uyanmışım, kahvaltıyı benim için hazırlayanlar varmış :-)
Kahvaltı öncesi biraz kahve keyfi yapıyoruz odamızda, bir yandan da eşyalarımızı toparlıyoruz çünkü kahvaltıdan sonra yola çıkacağız. Odamızın manzarası çok güzel, böyle geniş pencere pervazlarından etrafı seyretmeyi çok seviyorum. Otelimiz “Arthotel ANA Diva” dizaynıyla, tertemiz ve çok şık döşenmiş odalarıyla, insanı neşelendiren kahvaltısıyla ve kibar çalışanlarıyla gönülden tavsiye edebileceğim bir yer. Otelin hemen yan tarafında metro durağı var ve şehir merkezine mesafesi yalnızca iki durak. Bingo bir özellik daha söyleyeceğim, otelin girişinde dev bir kahve makinası var ve dilediğin kadar çay-kahve alabiliyorsun, daha ne olsun :D
Hazırlanıp kahvaltıya iniyoruz, kahvaltı salonu otelin zemin katında. Salonun kocaman pencerelerinden yolu izleyerek güzelce karnımızı doyurduktan sonra valizleri alıp otelden çıkış yapıyoruz.
Yola çıkmadan önce araç kiralamak için merkez tren istasyonuna gidiyoruz. Sevgili eşim kiralama işlemlerini hallederken ben de yol için atıştırmalık bir şeyler ve kahve alıyorum. Bir tek bana mı böyle geliyor bilmiyorum ama ben bu istasyon kafelerini ayrı seviyorum. Önünden geçerken mis gibi kokuyor her şey. Ve lezzetli bir lokmayla yolculukların başka boyutlara taşınmasını sağlıyorlar bence :D
Araç kiralama için tavsiye isterseniz Europcar’ın yeri kalbimizde ayrıdır, nedenini hemen anlatıyorum size de tecrübe olsun. Seyahat planlamamızın iş bölümünde araç kiralama kısmı bu kez benim görevimdi, ben de işlem sırasında sisteme kendi bilgilerimi girdim ve rezervasyonu kendi adıma yaptım. Yurt dışında araç kiralarken aracı tek kişi kullanacak şekilde belge düzenliyorlar, eğer iki kişi kullanacaksanız ekstra sigorta ödemeleri çıkarıyorlar. Ben de nasılsa aracı Murat kullanacak diye ehliyetimi yanıma almadım. İlgili firmanın sorumlu hanımefendisi (nasıl nefret etmişim kadından İspanyol isimleri gibi uzattım tasvir ederken :D ) öyle ters biri çıktı ki aracı kullanan kişinin ehliyeti, provizyon çekilecek olan kredi kartındaki isim ve kiralama belgesindeki isimlerin hepsi aynı olmak zorunda diye tutturdu. Bu şartlarda aracı bize teslim edemeyeceğini ve buna rağmen para iadesinin de yapılamayacağını söyledi. Böyle kimse size araba vermez falan diye de azarladı bizi, biz neye uğradığımızı şaşırdık tabi. Paramızın yanmasına mı üzülelim, geçen saatlere mi üzülelim, koca koca valizler elimizde heyecanımız kursağımızda öylece kalakaldık.
Kiralama firmaları böyle yan yana dizili olur ya, Europcar’daki çocuk olanlara şahit olunca dayanamayıp seslendi bize. Gelin ben size araç kiralarım, öyle şey mi olur dedi. Benim göz pınarlarımdaki yaşlar vakit kaybetmeden akmaya başladı, bu arada tırım tırım yan tarafa geçtik, neredeyse sevinçten çocuğun boynuna sarılacaktık :D Öncesinde biraz üzüldük haliyle ama sonradan iyi ki böyle olmuş dedik. Çünkü ben diğer firmadan küçük bir araç kiralamıştım, hava şartlarını düşünememiştim. Bu kez daha büyük bir araç kiraladık, Alpler’in eteklerinde tüm karlı köy yollarında güvenle rahat rahat gezdik. Her işte bir hayır vardır diye boşuna dememişler, neyse yeterince içimi döktüm artık yola çıkalım :)
Otoparkta arabanın anahtar kilidine basınca bize ait olan araç karşıdan göz kırpıyor, buradayım gelin kollarıma diyor :) Yaşanan tüm gergin dakikalardan sonra araca yerleşince tekrar keyfimiz yerine geliyor. Güzel bir şarkının ve güzel bir yolculuğun unutturamayacağı bir şey yoktur bence..
Ve “Romantik Yol” rotasının güney kısmına başlıyoruz. Bu yol Almanya’nın kuzeyinde Würzburg’dan başlıyor, Münih ortada kalıyor ve güneyde neredeyse Avusturya sınırına komşu olan Füssen’de son buluyor. Yol boyunca gördüklerimiz; kilometrelerce basılmamış karlar, tatlı küçük köyler, duvarlarında masalların resmedildiği evler, şatolar,donmuş göller. Bu yola boşuna romantik denmemiş yani. Bizim rotamız güneye doğru. Ve rotamızın ilk durağı hem telaffuzunun zorluğuyla hem de büyüleyici güzelliğiyle nefesleri kesen Neuschwanstein Şatosu Nam-ı diğer Disney Şatosu :) Disney’in meşhur uyuyan güzel şatosu ve Disney logosu buradan esinlenerek yapılmış.


Burası varış noktası, eğer araçla geldiyseniz buraya park edip bilet alarak at arabalarına binebiliyorsunuz veya yürüyorsunuz. Şatoya araçla gidilemiyor, yol biraz uzun ve yokuşlu, birde üstüne hava ne kadar güneşli olsa da insanın içini titreten bir soğuk var. Biz bu yüzden giderken at arabasıyla gitmeyi, dönerken de yürümeyi tercih ediyoruz. Şatoya bu şekilde gitmek bir an Külkedisi hissi uyandırıyor insanda. Belki de ben hep bir hikaye aradığım için öyle hissetmiş olabilirim ;) Ama karşımda gördüğüm manzara bu hisleri haklı çıkarıyor. Alp Dağları’nın eteklerinden bulutların üzerine doğru yükseliyor Şato. Sanki biri sihirli değnekle kondurmuş oraya. Gerçekten büyüleniyor insan ve anlıyor ki Şatoya Bavyera’nın incisi diye boşuna denmemiş. Çocukken masal kitaplarında okuduğumuz ya da çizgi filmlerde izlediğimiz o fantastik hayal bütün ihtişamıyla karşımda duruyor, bakıyorum bakıyorum inanamıyorum.

Biraz şatonun hikayesinden bahsedeyim sizlere. II.Ludwig henüz on dokuz yaşında Bavyera’nın kralı olarak tahta çıkmış. Çocukluğu Hohenschwangau Şatosunda geçen Ludwig Orta Çağ romantizmine olan tutkusuyla tam da bu dönemi yansıtan bir şato yaptırmaya karar vermiş; hem de yaşadığı sarayın tam karşısına. Çok emek verilmiş ve çok fazla harcama yapılmış. Hatta bu sebeple çok tepki toplamış kral. Yapımı on yedi yıl sürmüş. Ludwig yıllar boyu karşı tepeden şatonun yapımını seyretmiş uzun uzun. Hatta başka bir açıdan şatoyu görebilen bir de köprü yaptırmış oraya. Kim bilir ne hayaller kurmuş Şatosunu seyrederken.. Ama gelin görün ki şatoda sadece üç hafta yaşayabilmiş. Bu hikayenin sonu maalesef masallardaki gibi mutlu bitmemiş. Kral şatoya çok yakın bir gölde ölü bulunmuş. Ölümüyle ilgili bir kaç değişik hikaye okudum. Kimi demiş ki şato için yaptığı fazla haracamalardan dolayı bakanlar tarafından cezalandırılıp, zihinsel rahatsızlığı olduğu ilan edilerek bir başka saraya kapatılmış, izole bir hayatta ölüme terk edilmiş. Kimileri gerçekten delirdiğini ve intihar ettiğini söylemiş..

Gittiğimiz dönemde Şatonun iç kısmında bakım yapıldığından içeriye girişler kapalı. Ama bizim derdimiz zaten içini görmek değil, biz Kral Ludwig’in şatoyu yaptırırken karşıdan seyrettiği tepeye gitmek istiyoruz ve başlıyoruz tırmanmaya.
Yol önce eğlenceli geliyor, güle oynaya gidiyoruz. Sonra birden yol bitiyor :) Donmuş patikalara geliyor sıra. Yerlerde kah sürünerek kah emekleyerek bir şekilde varıyoruz tepeye. Sonra şatoyu görüyoruz tepeden, gerçekten nefesimiz kesiliyor. Hayal gücüne sağlık be Kral. On yedi yıl buradan izlemiş yapılışını, kendisi şato da doya doya yaşayamadan ölmüş ama bize şahane bir eser bırakmış. O an hissettiklerimizi anlatmak zor. Telefonlar kapanıyor soğuktan video çekemiyoruz, fotoğraf makinesi ağır, aşağısı uçurum.. O muazzam andan pek anı yok elimizde, ama bana sorarsan; şu an düşününce hatırladığım hislerim yeter.
Bir fotoğrafım var o tepeden aşağıya bırakacağım şimdi, yanaklardan anla neler hissettiğimi :)
Aşağıdaki resimde arkamda gördüğünüz “Marienbrücke” Kralın şatonun yapılışını izlemek için yaptırdığı köprü. Tepenin hemen bitimine yakın karşınıza çıkıyor, tırmanırken tabelalar yönlendiriyor. Maalesef bizim gittiğimiz gün hava şartlarından dolayı kapalı. Şatoyu o açıdan da görmek şahane olurdu tabi. Artık bir dahaki sefere diyoruz, zaten bahane lazım tekrar gelmek için değil mi :)
Ve işte bizim gözümüzden Neuschwanstein Şatosu..
Yol olsun, biz hep gidelim.Dilerim bir gün sen de gidersin. Buraya kadar okuduğun için teşekkür ederim.
Gezi Tarihi : 25.Ocak.2019