16 Şubat 2021 Salı

Neuschwanstein Şatosu





Münih’te karlı bir sabaha uyanıyoruz. Böyle sabahları çok seviyorum, tatildeymişim, bilmediğim bir şehirde uyanmışım, kahvaltıyı benim için hazırlayanlar varmış :-)



Kahvaltı öncesi biraz kahve keyfi yapıyoruz odamızda, bir yandan da eşyalarımızı toparlıyoruz çünkü kahvaltıdan sonra yola çıkacağız. Odamızın manzarası çok güzel, böyle geniş pencere pervazlarından etrafı seyretmeyi çok seviyorum. Otelimiz “Arthotel ANA Diva” dizaynıyla, tertemiz ve çok şık döşenmiş odalarıyla, insanı neşelendiren kahvaltısıyla ve kibar çalışanlarıyla gönülden tavsiye edebileceğim bir yer. Otelin hemen yan tarafında metro durağı var ve şehir merkezine mesafesi yalnızca iki durak. Bingo bir özellik daha söyleyeceğim, otelin girişinde dev bir kahve makinası var ve dilediğin kadar çay-kahve alabiliyorsun, daha ne olsun :D 


 Hazırlanıp kahvaltıya iniyoruz, kahvaltı salonu otelin zemin katında. Salonun kocaman pencerelerinden yolu izleyerek güzelce karnımızı doyurduktan sonra valizleri alıp otelden çıkış yapıyoruz. 


Yola çıkmadan önce araç kiralamak için merkez tren istasyonuna gidiyoruz. Sevgili eşim kiralama işlemlerini hallederken ben de yol için atıştırmalık bir şeyler ve kahve alıyorum. Bir tek bana mı böyle geliyor bilmiyorum ama ben bu istasyon kafelerini ayrı seviyorum. Önünden geçerken mis gibi kokuyor her şey. Ve lezzetli bir lokmayla yolculukların başka boyutlara taşınmasını sağlıyorlar bence :D 


Araç kiralama için tavsiye isterseniz Europcar’ın yeri kalbimizde ayrıdır, nedenini hemen anlatıyorum size de tecrübe olsun. Seyahat planlamamızın iş bölümünde araç kiralama kısmı bu kez benim görevimdi, ben de işlem sırasında sisteme kendi bilgilerimi girdim ve rezervasyonu kendi adıma yaptım. Yurt dışında araç kiralarken aracı tek kişi kullanacak şekilde belge düzenliyorlar, eğer iki kişi kullanacaksanız ekstra sigorta ödemeleri çıkarıyorlar. Ben de nasılsa aracı Murat kullanacak diye ehliyetimi yanıma almadım. İlgili firmanın sorumlu hanımefendisi (nasıl nefret etmişim kadından İspanyol isimleri gibi uzattım tasvir ederken :D ) öyle ters biri çıktı ki aracı kullanan kişinin ehliyeti, provizyon çekilecek olan kredi kartındaki isim ve kiralama belgesindeki isimlerin hepsi aynı olmak zorunda diye tutturdu. Bu şartlarda aracı bize teslim edemeyeceğini ve buna rağmen para iadesinin de yapılamayacağını söyledi. Böyle kimse size araba vermez falan diye de azarladı bizi, biz neye uğradığımızı şaşırdık tabi. Paramızın yanmasına mı üzülelim, geçen saatlere mi üzülelim, koca koca valizler elimizde heyecanımız kursağımızda öylece kalakaldık.

 Kiralama firmaları böyle yan yana dizili olur ya, Europcar’daki çocuk olanlara şahit olunca dayanamayıp seslendi bize. Gelin ben size araç kiralarım, öyle şey mi olur dedi. Benim göz pınarlarımdaki yaşlar vakit kaybetmeden akmaya başladı, bu arada tırım tırım yan tarafa geçtik, neredeyse sevinçten çocuğun boynuna sarılacaktık :D Öncesinde biraz üzüldük haliyle ama sonradan iyi ki böyle olmuş dedik. Çünkü ben diğer firmadan küçük bir araç kiralamıştım, hava şartlarını düşünememiştim. Bu kez daha büyük bir araç kiraladık, Alpler’in eteklerinde tüm karlı köy yollarında güvenle rahat rahat gezdik. Her işte bir hayır vardır diye boşuna dememişler, neyse yeterince içimi döktüm artık yola çıkalım :)


  Otoparkta arabanın anahtar kilidine basınca bize ait olan araç karşıdan göz kırpıyor, buradayım gelin kollarıma diyor :) Yaşanan tüm gergin dakikalardan sonra araca yerleşince tekrar keyfimiz yerine geliyor. Güzel bir şarkının ve güzel bir yolculuğun unutturamayacağı bir şey yoktur bence..





Ve “Romantik Yol” rotasının güney kısmına başlıyoruz. Bu yol Almanya’nın kuzeyinde Würzburg’dan başlıyor, Münih ortada kalıyor ve güneyde neredeyse Avusturya sınırına komşu olan Füssen’de son buluyor. Yol boyunca gördüklerimiz; kilometrelerce basılmamış karlar, tatlı küçük köyler, duvarlarında masalların resmedildiği evler, şatolar,donmuş göller. Bu yola boşuna romantik denmemiş yani. Bizim rotamız güneye doğru. Ve rotamızın ilk durağı hem telaffuzunun zorluğuyla hem de büyüleyici güzelliğiyle nefesleri kesen Neuschwanstein Şatosu Nam-ı diğer Disney Şatosu :) Disney’in meşhur uyuyan güzel şatosu ve Disney logosu buradan esinlenerek yapılmış.






Burası varış noktası, eğer araçla geldiyseniz buraya park edip bilet alarak at arabalarına binebiliyorsunuz veya yürüyorsunuz. Şatoya araçla gidilemiyor, yol biraz uzun ve yokuşlu, birde üstüne hava ne kadar güneşli olsa da insanın içini titreten bir soğuk var. Biz bu yüzden giderken at arabasıyla gitmeyi, dönerken de yürümeyi tercih ediyoruz. Şatoya bu şekilde gitmek bir an Külkedisi hissi uyandırıyor insanda. Belki de ben hep bir hikaye aradığım için öyle hissetmiş olabilirim ;) Ama karşımda gördüğüm manzara bu hisleri haklı çıkarıyor. Alp Dağları’nın eteklerinden bulutların üzerine doğru yükseliyor Şato. Sanki biri sihirli değnekle kondurmuş oraya. Gerçekten büyüleniyor insan ve anlıyor ki Şatoya Bavyera’nın incisi diye boşuna denmemiş. Çocukken masal kitaplarında okuduğumuz ya da çizgi filmlerde izlediğimiz o fantastik hayal bütün ihtişamıyla karşımda duruyor, bakıyorum bakıyorum inanamıyorum. 



Biraz şatonun hikayesinden bahsedeyim sizlere. II.Ludwig henüz on dokuz yaşında Bavyera’nın kralı olarak tahta çıkmış. Çocukluğu Hohenschwangau Şatosunda geçen Ludwig Orta Çağ romantizmine olan tutkusuyla tam da bu dönemi yansıtan bir şato yaptırmaya karar vermiş; hem de yaşadığı sarayın tam karşısına. Çok emek verilmiş ve çok fazla harcama yapılmış. Hatta bu sebeple çok tepki toplamış kral. Yapımı on yedi yıl sürmüş. Ludwig yıllar boyu karşı tepeden şatonun yapımını seyretmiş uzun uzun. Hatta başka bir açıdan şatoyu görebilen bir de köprü yaptırmış oraya. Kim bilir ne hayaller kurmuş Şatosunu seyrederken.. Ama gelin görün ki şatoda sadece üç hafta yaşayabilmiş. Bu hikayenin sonu maalesef masallardaki gibi mutlu bitmemiş. Kral şatoya çok yakın bir gölde ölü bulunmuş. Ölümüyle ilgili bir kaç değişik hikaye okudum. Kimi demiş ki şato için yaptığı fazla haracamalardan dolayı bakanlar tarafından cezalandırılıp, zihinsel rahatsızlığı olduğu ilan edilerek bir başka saraya kapatılmış, izole bir hayatta ölüme terk edilmiş. Kimileri gerçekten delirdiğini ve intihar ettiğini söylemiş..


Gittiğimiz dönemde Şatonun iç kısmında bakım yapıldığından içeriye girişler kapalı. Ama bizim derdimiz zaten içini görmek değil, biz Kral Ludwig’in şatoyu yaptırırken karşıdan seyrettiği tepeye gitmek istiyoruz ve başlıyoruz tırmanmaya.


Yol önce eğlenceli geliyor, güle oynaya gidiyoruz. Sonra birden yol bitiyor :) Donmuş patikalara geliyor sıra. Yerlerde kah sürünerek kah emekleyerek bir şekilde varıyoruz tepeye. Sonra şatoyu görüyoruz tepeden, gerçekten nefesimiz kesiliyor. Hayal gücüne sağlık be Kral. On yedi yıl buradan izlemiş yapılışını, kendisi şato da doya doya yaşayamadan ölmüş ama bize şahane bir eser bırakmış. O an hissettiklerimizi anlatmak zor. Telefonlar kapanıyor soğuktan video çekemiyoruz, fotoğraf makinesi ağır, aşağısı uçurum.. O muazzam andan pek anı yok elimizde, ama bana sorarsan; şu an düşününce hatırladığım hislerim yeter. 
Bir fotoğrafım var o tepeden aşağıya bırakacağım şimdi, yanaklardan anla neler hissettiğimi :)




Aşağıdaki resimde arkamda gördüğünüz “Marienbrücke” Kralın şatonun yapılışını izlemek için yaptırdığı köprü. Tepenin hemen bitimine yakın karşınıza çıkıyor, tırmanırken tabelalar yönlendiriyor. Maalesef bizim gittiğimiz gün hava şartlarından dolayı kapalı. Şatoyu o açıdan da görmek şahane olurdu tabi. Artık bir dahaki sefere diyoruz, zaten bahane lazım tekrar gelmek için değil mi :)


Ve işte bizim gözümüzden Neuschwanstein Şatosu.. 




Yol olsun, biz hep gidelim.Dilerim bir gün sen de gidersin. Buraya kadar okuduğun için teşekkür ederim.

Gezi Tarihi : 25.Ocak.2019










25 Ocak 2021 Pazartesi

Münih 1. Gün

 



Uzun zamandır hayallerimizi süsleyen Almanya’nın meşhur “roadtrip” rotası Romantik Yol gezimizi planlarken, daha önce hiç aklımızı çelmeyen, sadece rotaya başlamak için tercih ettiğimiz Münih hiç de bu muameleyi hak etmiyor. Orta Çağ’dan kalma tarihi dokusuyla, savaş görmüş olmanın burukluğuna inat yemyeşil bahçeleri, parklarıyla mis gibi bir şehir. Hatta o kadar seviyoruz ki yine geliriz diye ayrılıyoruz. Gerçi bizim olayımız bu zaten, nedense her gittiğimiz yere bir daha gitmeye çalışma eğilimimiz var :D


En sevdiğim uçak gideceğim yere beni sabahın köründe götüren uçaktır :)
 Saat daha 11.00 ve bizi Canım Münih’in şehir merkezine götüren trendeyiz. 
İşimiz de rast gidiyor, hava alanı çok büyük ama terminal 2’ye inişimiz işleri kolaylaştırıyor, direkt alt kattan hoop trendeyiz. 
Havalimanından şehir merkezine yolculuk trenle yaklaşık 40 dk sürüyor. Yol boyunca da nefis kar manzaraları eşlik ediyor. Otelimiz merkeze 2 durak, aktarma yaparak kolayca ulaşıyoruz. Standart bir hareketle valizleri attığımız gibi hayata karışıyoruz :)


Karlsplatz gezmeye başlamak için bingo bir nokta. Geniş meydanlardan, alışveriş caddelerinden ilerleyerek şehrin merkezi dedikleri eski ve yeni belediye saraylarının bulunduğu Marienplatz’a ulaşılıyor. Yürüyüş boyunca butikler, kafeler, ünlü markaların dev mağazaları ve tüm bunların arasına sanki tek tek işlenmiş tarihi binalarıyla sürprizli bir bölge.


Marienplatz (Meryem Ana Meydanı)’a ulaşıyoruz. Neues Rathaus (Yeni Belediye Sarayı) göz alıcı mimarisiyle ve tüm heybetiyle şehrin en önemli sembolü olmayı hak ediyor. Tam önünde şehri koruduğuna inanılan Meryem Ana Sütunu, Altes Rathaus (Eski Belediye Sarayı), Frauenkirche (Meryem Ana Klisesi), Isartor Kapısı. Burası gerçekten şehrin kalbi, kalabalık, capcanlı.





Meydanda yorulunca kahve molası vermek ve yanında fırından yeni çıkmış lezzetler denemek için çok tatlı kafeler var. Brezelina’da bretzel sandviç ve Rischart’ta donut yemenizi tavsiye edebilirim. Bizim de zaaflarımızdan biri, gezerken o hamur işi kokularına dayanamıyoruz:)

Orta Çağ’ı iliklerimize kadar hissettiğimiz güzeller güzeli Münih’i keşfetmeye devam ediyoruz, her yer tarih kokuyor. Ne kadar çalışıp gidersek gidelim sudan çıkmış balık olayı yaşanıyor :) Bakıp bakıp bu neydi diyoruz; yepyeni, bilinmedik.. oraya buraya bakarken zamanı kaybediyoruz, tamamen kafayı dağıtan da bu oluyor işte, oh be!


Hava durumundan bahsedecek olursak; sabah hafif soğuk, öğlene doğru öyle güzel güneş açıyor ki rahat rahat geziyoruz. Ama akşamüstü ciddi anlamda soğuyor (pis bir soğuk) ve akşam lapa lapa kar yağıyor. Yani gerçekten söyledikleri gibi bir günde dört mevsim yaşatıyor insana, hazırlıklı gelmek gerekiyor.




Buraların bir meşhuru daha Biergarten (Bira Bahçeleri). Yaz mevsimi için açık alanda çok fazla alternatifleri varken, kış mevsimi olunca seçenek daralıyor. Biz de hem biraz dinlenmek hem de ısınabilmek için, kapalı bira bahçelerinden en sevileni olan Hofbraushaus’a geliyoruz. Bavyera usülü patates deniyoruz, bizim patates salatamızın daha yumuşak, ezilmiş, az malzemeli ve hardallı versiyonu gibi.



Hofbraushaus’tan çıktıktan sonra Gartnerplatz-Universitat bölgesine çeviriyoruz rotamızı. Burası daha hipster denilen, lokal mekanların, küçük kitapçıların ve yeni nesil kahvecilerin olduğu bir bölge. Soğuk hava iyice kendini hissettirmeye başladığından metroyla gelmeyi tercih ediyoruz. Metrodan inince etrafında geniş caddeleri olan kocaman bir meydana çıkıyoruz. Münih ciddi anlamda büyük bir şehir, hele ki tarihi eserlere, müzelere meraklıysanız öyle iki gün yeter denemez. Biz rotamızın ilk ve son günlerini Münih’e ayırdığımız için çok yüzeysel gezebiliyoruz.
 Bizim gezi tarzımız da biraz böyle. Sanki orada yaşıyormuşuz gibi sokaklarda yürümeyi, yerliler nerelerde yemek yiyorsa oraları denemeyi, ki yemek listemiz tarih listesinden hep daha kalabalık oluyor :) parklarda zaman geçirmeyi, şehirlerin simgelerini yürürken keşfetmeyi ve içimizden gelirse içine girip bakmayı seviyoruz.



Böyle gezip çok yorulduğumuz günleri Meksika restoranlarında sonlandırmaktan keyif alıyoruz. Renkli kokteyller, ortaya söylenen lezzet bombaları tüm yorgunluğunu alıyor insanın. Meksika mutfağı seçeneklerinde en çok sevilen ve tavsiye edilenler arasında olan Sausalitos son durağımız oluyor. Şehirde birden fazla şubesi var ve akşam 5-8 arası kokteyller yarı fiyatına. Hal böyle olunca garsonun bitmiş en az on tane kokteyl bardağını üst üste dizip taşıdığını görüyoruz. Tabi biraz gösteriye dönüşmüş sanırım, bu olay bütün akşam tekrarlanıyor ve alkışlar kopuyor ortam şenleniyor :)


Sabah heyecanlı bir yolculuk bizi bekliyor. Alpler’in eteklerinde bir görsel şölene dönüşen Bavyera güzelliklerine yakından bakmaya gideceğiz, o yüzden biraz uyuyup enerji toplamak iyi olur diye vakitlice ayrılıyoruz mekandan. Ama kapıdan çıktığımız gibi aynen içeriye giriyoruz tekrar. Havadan kaçıyoruz resmen, böyle bir soğuk olamaz. Barın girişindeki aynanın önünde, çantamızda ne kadar atkı bere varsa bürünüyoruz hepsiyle, barmenler de gülüyor halimize :D Hatta bu üstteki fotoğrafı da o aynada çekiliyoruz, anı olsun diye :)



                                                               Gezi tarihi:24.01.2019
Yol olsun biz hep gidelim, dilerim bir gün sen de gidersin. Buraya kadar okuduğun için teşekkür ederim.









24 Ocak 2021 Pazar

Başlangıç Menüsü

 


Metin Arolat’tan “Bildik evleri yıkalım, yerleşelim senle bir karavana” şarkısıyla yapıyorum açılışı :)

Biz yollarla mutlu olan, evinin her köşesinde dünya haritaları olan ve en büyük gayesi ‘görülmedik sokak, şehir, köy, kasaba kalmasın’ olan, öyle bir çiftiz işte :) Ben sanırım hayatımda hiç bir şeye bir geziye hazırlandığım gibi hazırlanmadım, yolculuk olmadığı zamanlar da gittiğim yerlerin fotoğraf ve videolarıyla yaşayan biriyim. 

Şimdi gezilerimizden günlükler yazıyorum. Öyle gezi klavuzu gibi değil. Zaten internet şahane kaynaklarla dolu, biz de bir yere giderken onlara bakıyoruz. Benim hedefim bir gezi güncesi oluşturmak. Sanki karşılıklı oturmuşuz da kahvelerimizi içerken sana orada geçen günümü anlatıyormuşum gibi :) 

Blog ismimiz neden “Geziyoroom” ? 

Aslında Geziyo“room” :) Yani gezi odası çağrışımlı, öyle içimizden geldi :D Bu ismi bulduğumuzda ilk hedef otel tanıtımı yapmaktı. Ama ben tanıtımlarla birlikte gezi yazılarımı da bu başlık altında toplamaya karar verdim.

Hep istediğim, başlayıp yarım bıraktığım bir şeydi. Şimdi evden çalıştığım ve hep evde olduğum bu günlerde zamanım varken yazmak ve paylaşmak istedim.

Yol olsun biz hep gidelim, dilerim bir gün sen de gidersin. Buraya kadar okuduğun için teşekkür ederim :)

Neuschwanstein Şatosu

Münih’te karlı bir sabaha uyanıyoruz. Böyle sabahları çok seviyorum, tatildeymişim, b ilmediğim bir şehirde uyanmışım, kahvaltıyı benim içi...